HOBİLER KİŞİSEL GELİŞİM Uluslararası İlişkiler

97. Yıldönümünde Lozan’ın Önemini Anlamak

Son yıllarda Twitter’ın kitlesindeki kalite kaybını görmeme rağmen halen kullanıyorum ve halen oradaki pasif tartışmalar bana bir şeyleri yeniden düşündürtüyor. Bugünün özelinde ise bu durum Lozan için geçerli. Son yıllarda sıklıkla tartışılan “Lozan, Zafer mi Başarısızlık mı?” tartışması da bunun yansımalarından biri. Açıkçası bu bence Twitter’daki kitlenin temel problemlerinden biri; yani aşırılığa kaçmak. Oradaki tartışmalarda bir şeyin dengede olduğunu görmezsiniz, her şey siyah ya da beyazdır. Lozan da bu kalitesizlikten nasibini alan konulardan biri. Öncelikle şunu söylemeliyim; ben bir Tarihçi değilim bu nedenle olayları bilimsel araştırmalarla değerlendiremem fakat buna gerek de yok aslında. Bu ülkenin bir vatandaşı olarak böyle konularda pek tabi düşüncelerimiz olmalı. Sadece, bu düşüncelerimizi belli bir sisteme dayandırmalıyız.

Kişisel olarak yıllardır durduğum nokta; Lozan’ın ne bir başarısızlık ne de bir zafer olduğu yönünde. Bunu şöyle açıklayabilirim; tarihe geçecek bir bağımsızlık mücadelesi verdik fakat Kurtuluş Savaşı sona erdiğinde artık halkın daha fazla savaşacak takati yoktu, bu nedenle bir şekilde bağımsızlığımızı garanti altına alacak sözleşmeyi imzalamalıydık. Evet, Misak-ı Milli sınırlarından ödün vermemiz gerekiyordu fakat öte yandan halkın geleceği söz konusuydu. Bununla beraber, öyle masa başında kaybedilmiş bir durum da söz konusu değildi. Avrupa’nın da bizim gibi yorgun olmasını değerlendirerek kendi temel hatlarımızı koruyarak bağımsızlığımızı uluslararası olarak kanıtlamış olduk. Yani neresinden bakarsanız bakın başarılı bir diplomasi eseridir. Evet, zafer değildir; çünkü anlaşmalardan bir zafer elde edemezsiniz. Kurtuluş Savaşı zaferdi, Lozan da bunu perçinleyen başarılı bir çalışmanın sonucu. Öte yandan şunu da belirtmeliyim; Lozan’ı zafer olarak görmek bu başarıyı gölgeleyeceği için bunu kullanmanın anlamsız olduğunu söylemiştim fakat bu anlaşma için olumsuz konuşmak da en hafif tabirle saygısızlıktır. Özellikle de Türkiye tarihindeki olaylara bakarsak oradaki diplomatik başarının önemini daha iyi anlayabiliriz. En basitinden son 9 yılda Suriye’de yaşanan olayları ele alalım. En çok yardımı biz yaptık, toplumsal olarak en çok biz etkilendik fakat gelinen noktada neredeyse bütün Avrupa ve ABD oradan bir şeyler kazanırken biz sadece kaybettik. Aslında Türkiye gerçekten çok büyük bir mücadele verdi, oradaki insanlara yaptığımız yardımın insanlık tarihinde başka örneğinin de kolay kolay olacağını sanmıyorum. Fakat devlet yönetimi başka bir yetkinliktir, yaptığınız her şeyi diplomasiyle taçlandırmanız gerekir. Diğer türlü, yaptığınız hiçbir şey yurt dışında anlam kazanmaz. Bugün Küba’da dahi Atatürk heykeli varsa bunun en önemli sebeplerinden biri, Atatürk’ün diplomasideki öngörüsüdür.

Buradaki amacım kuru Atatürk övücülüğü yapmak değil, bir insanı durduk yere övmek de pek yaptığım bir şey değildir zaten. Buradaki amaç; var olan bir şeyin önemini daha iyi hissetmek. Belki Lozan’ın o dönemki karşılığını tam olarak anlayamayız fakat günümüzden ya da tarihteki diğer süreçlerden notlar çıkartırsak bu durum daha net anlaşılacaktır. Bu da ileriyi öngörebilmek, dünya vizyonunu yakalamak ve ikna kabiliyetine sahip olmakla ilgili. Atatürk, Lozan’ı bu koşullarda kabul etmesi için İsmet İnönü’ye onay verirken bir değil birden fazla açıdan yaklaşmıştı olaya. Bu da günün koşullarında en akılcı çözüme ulaşmamızı sağladı. Maalesef günümüze dek uluslararası arenada itibar kaybettiğimiz pek çok olayda da bu üç yetkinliğin eksikliğini fazlasıyla hissettik.

%d blogcu bunu beğendi: