google.com, pub-4233333229036275, DIRECT, f08c47fec0942fa0
Genel

Pazar Günü Playlistleri İçin 7 Şarkı #BugunNeDinlesem

  1. Bob Dylan – My Own Version Of You: Lise sonda (Walter Isaacsson’ın Jobs adlı kitabını okumanın etkisiyle) Steve Jobs’a öykündüğüm bir dönem vardı. Onun gibi giyinip, onun gibi parklarda uzun yürüyüşler yapıp, onun obsesif beslenme şekillerini taklit edip, onun sevdiği müzikleri dinlediğim bir dönem yaşamıştım. Sevdiği müzikler arasında ise özellikle U2 ve Bob Dylan’ı hep ön planda tutmuştu. Açıkçası ben U2’nun her daim overrated olduğunu düşünen biri olarak bu konuda Steve Jobs’la hemfikir olamamıştım fakat Bob Dylan için, o dönemin bana önemli katkılarından biri oldu diyebilirim. Hiçbir zaman “her gün açıp dinleyeyim” dediğim biri olmadı fakat müzik zevklerim arasında her zaman ayrı bir yeri vardı kendisinin. Nitekim 80’ine merdiven dayadığı bugünlerde çıkardığı yeni albümle Bob Dedem beni tekrardan o lise sondaki halime götürdü, tatlı bir nostalji yaşattı. My Own Version of You da bu konuda bana Bob Dedemin tarzını en çok hissettiren parça olduğu için bende ön plana çıktı. Selamlar Bob Dedem, selamlar Jobs, selamlar lisedeki o idealist çocuk..
  2. Erik Satie – Gymnopédies and Gnossiennes: Yine Steve Jobs’a öykündüğüm bir dönem fakat bu sefer Jobs’la alakası yok. O dönemde inanmaya başladığım (ve aslında halen devam eden) şöyle bir düşüncem vardı: Dahi sanatçılar biraz (ya da baya) manyak olmalı. O dönemde denemelerden çıkıp eve geldiğimde sadece bu tip sanatçıları araştırdığımı hatırlıyorum açıkçası. Erik Satie de bu şekilde çıkmıştı karşıma. Mesela birbirinin aynısı yedi tane kadife takım satıp onları 18 yıl boyunca giymesi, banliyödeki küçük bir bekar odasına taşınıp ölümüne dek 30 yıl boyunca burada yaşaması, klasik müzik gibi (o dönemde) burjuva alanı gibi gözüken bir alanda eserlerine mizahi isimler vermesi ve bunun gibi nice olay.. Tüm bu manyaklıklar benim gözümde Erik Satie’yi dahi sanatçı haline getirmişti. Gymnopédies and Gnossiennes de muhtemelen Satie’nin yüzyıllara, hatta asırlara bıraktığı en önemli miraslarından biri.
  3. Lena Chamamyan – Awal Mousafer: Farklı kültürlerin yerel müzikleri her zaman playlistlerimde kendilerine has bir yere sahiptir. Çünkü bu müzikler, dinlerken size o bölgede olduğunuzu, oralardaki ambiansı yaşadığınızı hissettirir. Lena Chamamyan da eserleriyle bunu en güzel yaşatan sanatçılardan biri. Ermeni asıllı Suriyeli bir müzisyen olan Chamamyan, özellikle bu parçasında iki yörenin kültürel tınılarını; o muazzam sesiyle çok iyi şekilde birleştiriyor.
  4. Sniff ‘n’ the Tears – Driver’s Seat: Sokağa çıkma kısıtlamasının olduğu böyle bir günde, pandemi sürecinin ortasında bir yolculuk parçası dinlemek ne kadar iyi seçimdir, başlangıçta bilememiştim doğrusu. Fakat sonra retro anlayışla geçmişi hatırlamaya başladım bu parçayı dinlerken. Artık çok uzakmış gibi gözüken, oysa ki o kadar da uzak olmayan geçmişi.. Bu durum ümitlendirdi beni, tekrardan o günlerdeki ortama sahip olacağımız konusunda. Bu sebeple bir daha, bir kez daha, sonra yine derken pandemi sürecinin merkezinde beni iyileştiren parça oldu kendileri.
  5. Şanışer – Görünce Dünyamın Yıkıldığını: “Acaba objektif olamadığım için Şanışer parçalarını bu playlistlere almasam mı?” diye düşünüyorum bazen fakat objektif de olsam bu parçaların bu playlisti hak ettiğini söyleyebilirdim açıkçası. Özellikle bu şarkı özelinde bakarsak klibindeki hikaye beni ekstra etkiledi. O nedenle bu şarkıyı Spotify yerine daha çok klibiyle birlikte Youtube’dan dinleme taraftarıyım. Şarkı, Şanışer’in New York ziyaretinde kaydettiği iki parçadan biri. Klipte de Şanışer normal New York sokaklarını ve insanlarını çekiyor aslında. Fark yaratan kısım ise şu; dünyanın her yerinde New York denilince gökdelenlerin muazzam imkanları, şatafatlı hayatlar, dünyanın her yerinden gelen araçlar tanıtılırken Şanışer oranın fakir insanlarına, yoksullarına ve diğer sıradan insanlarına odaklanıyor. Bu da tam bir Sarp Palaur felsefesinin ürünü aslında.
  6. Musa Eroğlu – Nalın Dilber: Neşet Baba’yla başlayan türkü dinleme alışkanlığım, sonrasında pek çok ozan sayesinde devam etse de aradaki hiçbir isim Musa Eroğlu etkisi yapmamıştı açıkçası. Musa Eroğlu’nun o yanık sesi, yıllar sonra tekrardan bir Neşet Baba etkisini hissetmemizi sağladı. Nalın Dilber de bu konuda en iyi örneklerden birini sunmakta. Açıkçası bu parça ve Musa Eroğlu hakkında ne söylesem o yaşattığı duyguları anlatması mümkün olmaz, o nedenle en iyisi parçayı uygun bir modla açıp anın tadını hissetmek.
  7. Hedonutopia – Blonde: Türkiye’de yaşadığımız en büyük problemlerden biri, bir işin farklı kollarını deneyen insanların çok az sayıda olması. Genellikle bir alan oluşuyor ve herkes oradaki en büyük pazara odaklanıyor. Müzikte de bunu yaşıyorduk, Hedonutopia ise aslında tam da bu sebeple çok kıymetli bir grup. Yaptıkları müziği ille de bir kategoriye dahil edeceksek chill/deneysel müzik diyebiliriz fakat ben bu kategoriler yerine parçalara odaklanma taraftarıyım. Nitekim Blonde de bu konuda en iyi imkanı sunan Hedonutopia parçalarından biri.
%d blogcu bunu beğendi: